Sayfalar

8 Ekim 2012 Pazartesi

Kendinize Yalnızca Bir Soru Sorun !

     Bir yaratıcının varlığına inanmak ya da inanmamak, veya müslüman olmak veya olmamak çok kafa karıştırıcı konular değildir aslında. Hem yaratıcının varlığına inanmak hem de müslüman olmak çok basit bir soruya verilecek tek bir cevapla çözülebilir.

     İnsanlar yapısı gereği bir şeye inanmadan yaşayamazlar. Ateizmi çoğunlukla inançsızlık olarak tanımlarız. Ama aslında kastedilen Allah'a (cc) karşı olan inançsızlıktır. Kimisi taştan yaptığı heykele güç atfeder, kimisi evrenin bizzat kendisine güç atfeder, kimisi tabiata güç atfeder,  kimisi günümüzde olduğu gibi (ateizm) bilimin kendisine, tesadüf dedikleri kavrama güç atfeder.

     Günümüzde yaratıcının varlığını reddeden herkesin şaşmaz şekilde hep bilimden dem vurması bir tesadüf müdür ? Ve bu insanlar da çoğunlukla Richard Dawkins'in -ki o bile bir tartışmasında ''Bir yaratıcının varolmadığından %100 emin olamıyorum, agnostik olarak adlandırılmayı tercih ederim'' der- Tanrı Yanılgısı kitabını okuyup, sanki sürekli elde mikroskopla atom altı incelemeler yapıyormuş gibi davranırlar. Onlar için Newton'un çok dindar olması birşey ifade etmez (Teslisi dahi reddeder.), Galileo'nun çok dindar olması birşey ifade etmez. (Matematik, Tanrı'nın evreni yazdığı dildir, der), Antony Flew'in yıllarca ateizm propogandası yapıp DNA'nın keşfinden sonra ''Yanılmışım, Tanrı varmış.'' demesine hep kördürler. Bu örnekler uzatılabilirde.

     Henüz kendisini dahi anlayamamış, evrenin %95'i hakkında en ufak fikri olmayan insan iki taş tablet okudu diye ''Artık Tanrı'ya ihtiyacımız yok.'' der. ''Animistik bakış açısı zamanla evrilerek dinlere, kutsal kitaplara transfer edilmiştir. İnsanlar tarımla birlikte ekip biçtiklerinin ölüp yeniden dirildiğini görmüş ahiret inancı oluşmuştur. Çin'de neden tek tanrılı din çıkmamış, neden ?'' derler. (Çin'in din tarihinde tektanrılı bir din vardır.) Herkes bilir, geçmişte yıllarca önce bilim adamları bütün sırları çözdük, artık çözülecek bir şey kalmadı dahi demiştir. Ama daha sonraları görüldü ki insanoğlu hala çok cahil.

     Sürekli değişen, sürekli yenilenen, sürekli yanlışlanan ve insan kaynaklı olan bir kavram nasıl din haline getirilebilir. İnsanlar pozitivizmi kendilerine kutsal yapı, kutsal kavram olarak seçmiş durumdalar. Elbette ki bunu direkt olarak söylemezler. Ama bu insanları dinlediğinizde, takip ettiğinizde, ne dediklerine baktığınız da bunu açıkça görürsünüz.

     Hala üniversitelerde inanan öğrencilerini küçümseyen 1930 model materyalistler görürsünüz. İnsan kendi algılarından dahi bağımsız hareket edemezken tek güvenilir kaynak olarak pozitivizme uygunluk nasıl referans alınabilir ? Evet, insan kendinden olan konusunda algılarından bağımsız hareket edemez, çoğunlukla önyargılarını kıramaz. Bu pozitivist beyinler adeta laboratuvar ortamında bir Tanrı elde etmek isterler. Fakat biz yine Kur'an'dan da öğreniyoruz ki onlar bunu elde etseler, Allah'ı (cc) kendi gözleriyle görseler dahi kabul etmezler. Bunu bu insanlara baktığınızda, davranışlarını incelediğiniz de görürsünüz.

       Yasin Suresi, 10. Ayet

     Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir. İnanmazlar.

     İnsanın en kolay yaptığı iş bahane bulmaktır, en kolay kandırabileceği kişi de bizzat kendisidir.

     Konunun özüne dönmek gerekirse; bilen veya bilmeyen bütün insanların söyledikleri, geçmiş insanların yaşantıları, Allah'ın (cc) sözleri, bilim, din, Kur'an, insan, bunların hepsini birden beraberce değerlendirmek, hepsinin incelenmesiyle bir doğruya ulaşmak kafa karıştırıcı görülebilir. Ama benim her zaman kendime bu konuda sorduğum tek bir soru olmuştur. Kur'an'ı bir insan veya birkaç insan bir araya gelip yazmış olabilir mi ?

     Lütfen Kur'an ile bir müddet haşır neşir olun. ABD'de yaşayan bir müslüman olan Yasir Qadhi, ''Bizler Musa (as)'ın Kızıldeniz'i Allah'ın (cc) hikmetiyle ikiye yardığını görmedik, babalarımızda görmedi, onların babalarıda görmedi, onların babalarıda. Kur'an'da yazdığı için inanıyoruz. Ama biz zaten Allah'ın (cc) insanoğluna verdiği en büyük mucizeyi, zaman ve mekan kavramı taşımayan mucizeyi görüyoruz. O mucize Kur'an.'' der. Mealini okuyun, Arapçasının okunuşundaki uhreviliğe bir bakın, söylediklerini düşünün ve oturup o soruyu sorun: Bu kitabı bir insan yazmış olabilir mi ? Eğer buna evet olabilir. diyorsanız, ben yine Yasin Suresi 10. ayeti okur geçerim, ama eğer hayır bu insan sözü olamaz diyorsanız, o zaman bizi yaratanın, bizi bizden iyi bilenin söylediklerinden daha doğru ne olabilir ? İslam aklınızı bir kenara koyun demez. İslam ''Allah aklını kullanmayanlara pislik yağdırır.'' der. Ama aynı zamanda elde ettiklerimizin bizi kibire düşürmemesini de söyler. İnsanoğlu gerçekten de büyük ilerlemeler kaydetmiş olabilir ama bu yalnızca kendi içerisinde değerlendirildiğinde geçerlidir. Bugün bu ilerlemelerin oluşturduğu kibir insana yaratıcısını reddettiriyor. Gerçekten de kibir korunulması en gerekli ama en zor olan günahlardan biri.

     Normalde böyle bir yazı yoktu aklımda, hatta belki de biraz kopuk ve karmaşık oldu, fakat bunu yazmaktaki amacım bir başkasının Kur'an'ın gerçekten bir insan ürünü olmayışını görmesinde ki güzel tesbiti idi. O Kur'an'ın bir insan ürünü olamayacağını kendi blogunda şöyle açıklıyor:


Kuran'ın insan uydurması bir kitap olabilmesi için, şu birazdan sayacaklarımın ve çok daha fazlasının aynı anda gerçekleşmesi gerekliydi:

Hali vakti yerinde olan Muhammed adında bir tüccar, birdenbire insanların uyduruk ilahlara tapmalarından rahatsızlık duyacak. Ardından kafasında bir Tanrı yaratıp, bu Tanrı'nın ona birtakım sözler söylediğini bildirecek. Bir kumar oynayacak ve bu dünyanın bir başlangıcı olduğunu, yaratıldığını iddia edecek. İnsanları, hep etraflarına bakıp sorgulamaya çağıracak. Bazen güneşi, bazen yıldızları, bazen bir deveyi örnek verip, tüm bu evrenin bir yaratıcı tarafından düzenlenmiş olduğunu söyleyecek. Örnek verdiği Güneş için "bakın nasıl da dönüyor etrafınızda" demeyecek, o Güneş'in kendine has bir yörüngesi olduğunu söyleyecek (lokman 29). Güneş ve yıldızlara "kandil" manasına gelen ısı ve ışık kaynağı sıfatları verirken, Ay için sadece "nur" diyecek (nuh 16, mülk 5). Ardından ayın yörüngesini eğri bir hurma dalına benzetecek (yasin 39). Ardından bazı bitkilerin cinsiyet sahibi olduklarını bildirecek (yasin 36). Hızını alamayacak Muhammed, bitkilerde tozlaşmayı biliyormuşçasına rüzgarlara "dölleyici" diyecek (hicr 22). Embriyodaki et-kemik-et oluşum sırasını doğru bir şekilde yazacak (müminun 14). Yüzlerce yanlış iddia içeren antik Yunan kitaplarından derlediği bilgilerin arasından, hep en doğru olanlarını seçecek Muhammed. Şansı hiç kesilmeyecek Muhammed'in, her canlının yapısında "su" bulunduğunu da doğru bilecek (enbiya 30).  Günümüzde bile daha ne olduğunun yeni farkına varılan pulsarlara en uygun tanımı yapacak (tarık 1-3). Karaların hareket halinde olduğunu iddia edecek (neml 88). Zamanın izafi oluşuna örnekler verecek (secde 5, mearic 4). Yazdığı kitapta hep kaçak dövüş oynayacak, fakat nedense birdenbire halen yaşamakta olan bir insanın asla müslüman olamayacağını iddia edecek ve bunu da tutturacak (tebbet). Hayalinde yarattığı Tanrı için namaz ve hac gibi ibadetler üretip, bir de sadece kendisine özel fazladan bir gece namazı ekleyecek (isra 79). Tam bir şizofreni örneği oluşturan davranışlar sergilemesine rağmen, birbiriyle tutarlı olan ve yanlış olduğu asırlar sonra bile kanıtlanamayacak bir kitap yazacak Muhammed. Bu kitapta insanı, insandan daha iyi tanıyan birinin tespitleri yer alacak. İnsanların arayışta olduğu en büyük sorulara cevap verecek, var oluş amaçlarının ne olduğunu izah edecek. Ve iniş sırasına göre sondan 3. sure olan maide suresindeki "dini artık tamamladım, üzerinizdeki nimetimi tamamladım" ayetini yazana kadar ölmeyecek Muhammed, o kadar savaştan ve muhtemelen de bir o kadar suikast girişiminden başarıyla sağ çıkacak.

Sırf bu kadar şeyin bile bir insan ve onun destekçileri tarafından kendiliğinden gerçekleşmesi ihtimali, şu an içerisinde bulunduğunuz odanın penceresinden aşağı tükürdüğünüzde, o tükürüğün yerde 1/50.000.000 ölçekli bir dünya haritası oluşturabilme ihtimaliyle eşdeğerdir.


     Lütfen eğer inanmakla ilgili sıkıntılarınız, soru işaretleriniz varsa, kendinize tek bir soru sorun ve bir kaç aylığına bu sorunun peşine düşün. Kur'an gerçektende bir insan eseri olabilir mi ?

7 Ekim 2012 Pazar

İnkar Eden İyiler ve İnanan Kötüler

     Geçmişte uzun zamanlar boyunca aklıma takılan iki soru olmuştu; hayatı boyunca çevresine, insanlara büyük iyilikler yapmış olan, başka insanlar ve onların yaşam hakkı için kendi kazançlarından bile fedakarlık gösterenler Allah (cc)'ı inkar ettikleri için azaba mı uğrayacaklar ? Onların yaptıkları boşa mı gidecek ? Peki ya hayatı kendi menfaatleri uğruna yaşamakla geçmiş, kendisinden başka kimseye yararları dokunmamış insanlar sırf Allah (cc)'ın varlığına inandıkları için mükafatlandırılacaklar mı ? Bu iki örnek Allah (cc)'ın insanların bize anlattığı adaletine sığıyor mu ? Aklıma takılan bu gibi sorularda inkar yolunu seçmiş olanların aksine her zaman Allah'a (cc) yöneldim. Belki de insanların kalplerinin mühürlenmesi, gözlerine perde çekilmesi açıklaması buradan kaynaklanıyor. Her insan hayatı boyunca birtakım şüphelere düşmüş olabilir. Oysa henüz kendisini bile anlayamamış olan insanoğlu yaratıcının bir söylemini beğenmedi diye hemen onu inkar edebilir mi ? Onun yanlışlığına kendi algısıyla kesin bir biçimde karar verebilir mi ? İşte kibrin en büyük hata olması da sanırım buradan kaynaklanıyor. Ben bu sorularla boğuşurken her defasında Allah'ı (cc) inkar yoluna gitmektense ona yöneldim. Çünkü Alim olan Allah(cc)'tı. Elbetteki benim yaşamımı algılarım şekillendiriyordu ve benim bilmediğim ama onun bildiği bir çok şey vardı. O'na doğru olan her yönelişim beni tekrar bir şekilde doğruya ulaştırdı. O beni hiç yalnız bırakmadı. Belki de İslam'ın teslimiyeti de buradan geliyordur. Hem aklı kullanmanın hem de teslim olmanın emredilişi buradan kaynaklanıyordur.

     Allah (cc)'ın sözleri olan Kur'an'ı okuyup, O'nun emri olan namaza ''hakkıyla'' başladığımda aklıma takılan bu sorularında cevabını buldum. Rahman beni yine yalnız bırakmadı. Kendimce bu soruların cevabını şöyle veriyorum: Bir insan düşünün, hayatı boyunca hep takdir edilen davranışlarda bulunmuş, insanlara olan davranışlarıyla onların sevgisini kazanmış olsun. Bu insanın daha kendi ayakları üzerinde durmaya başladığı ilk anda, ilk fırsatta anne ve babasını reddettiğini düşünün. O anne ve baba ki Allah(cc)'ın hikmetiyle o insanın yaşama gelmesinde vesile oldular. O insan doğmadan önce kendi isteklerine göre yaşayabiliyorlar, istedikleri zaman uyuyup, istediklerinde kalkabiliyorlar, günlük programlarını kendi ihtiyaçlarına göre yapabiliyorlardı. Oysa o doğduktan sonra bütün yaşamlarını ona göre programlamaya başladılar. O insanı karşılık beklemeden seven yalnızca ama yalnızca onlar oldular. Yaşamlarının büyük bölümünü o insan için feda ettiler. Ve o insan daha bulduğu ilk fırsatta onları reddetti, onları yok saydı. Anne ve babasının kendisi için yaptığı her şeyi bir kenara koydu.

     Bu anne ve babanın vadedilmiş bir miraslarının olduğunu düşünün. Bu anne ve babayı -yaptığı diğer tüm iyi davranışlara rağmen- o çocuğu vadedilmiş mirastan mahrum bıraktıkları için kim suçlayabilir ? Çocuk yaptığı tüm iyiliklere rağmen, kendisini dünyaya getirmiş olan ve böylece o iyiliklere de vesile olan ailesini inkar etmesiyle, diğer tüm iyiliklerini boşa çıkaracak hatayı yapmış olmuyor mu ? Bu örnek ilk soru için yerinde bir benzetme olur. Üstelik bu örnek Allah(cc) ile kul arasındaki ilişkiyi tam olarak karşılayamaz bile. Çünkü aslında o çocukta sırf dünyaya gelişiyle bile ailesine büyük bir mutluluk vermiştir. Hatta belki birçok defa onları onurlandırmıştır. Yani çocuğunda anne ve babaya verdiği bir şeyler vardır. Oysa kulun Allah (cc)'a verdiği hiçbir şey yoktur. Bizler Allah (cc)'a kendimizden hiçbir şey katamayız. O zaten eksiksizdir. Biz ancak ona ibadet eder ve O'na Subhanallah diyerek O'nu noksan sıfatlardan münezzeh biliriz.

     İşte bu nedenledir ki, bizi yaratan, bizi yaşatan, bize farkına vardığımız veya varamadığımız nice nimetler veren Allah(cc)'ı inkar etmek diğer yaptığımız her şeyi boşa çıkarır. Üstelik Allah (cc) bize öncesinde uyarıyı da Kur'an'ı Kerim ile yapmıştır:

           Maide Suresi, 5. Ayet

        ''....Her kim inanmayı kabul etmezse, onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır.''


     Diğer soru ise inanıyor olmalarına rağmen birçok kötülük yapanların mükafatlandırılacağı durumu. Bu soruya kendimce cevabı bulduğum vakit ise namaza ''hakkıyla'' başladığım vakitlere denk gelir. İnanıyorumki, Allah(cc)'a inanan onun emirlerini layıkıyla yerine getiren birinin zaten kötülük yapmasına imkan yoktur. Peki, sürekli namazını kılıyor, ibadetlerini yapıyor olmasına rağmen bu kötülükleri yapanlar yok mu ? Elbette var ve çok fazlalar. Fakat Allah(cc) bize bu durumu da haber vermiş, uyarmıştır:

         Maun Suresi, 4-7. Ayetler

     ''Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarını önemsemezler. Onlar ki gösteriş yaparlar. İyilik yapmaya engel olurlar.''

     Namaz, gerçekten de ibadetlerin en önemlilerinden biri, insan üzerinde değişik bir etkisi var. Namazı Allah(cc)'ın istediği şekilde ''hakkıyla'' kıldığınız zamansa sizi kötülüklerden alıkoyan bir tesiri oluyor.

     Şunun farkına varmak lazım ki namaz kardiyovasküler bir egzersiz değildir. Namaz kılarken ne okuduğumuzu, ne yaptığımızı bilmemek onu etkisizleştirir. Bu nedenle ki namazı hakkıyla kılmak, okuduklarını bilerek kılmak insanı kötülüklerden alıkoyar. Çünkü Allah (cc)'ın tek emri ibadetler değildir. Yüce Allah bizlere bana ibadet edin, gerisi size kalmış demiyor. Kur'an zaten başlı başına bir ahlak, bir iyilik turnusolüdür. Her şey ona uygun olmak ya da olmamakla ölçülür.  Bu nedenle ki Hz Aişe (ra), Resulullah (as) için ''Onun ahlakı Kur'an ahlakıdır.'' demiştir.

     Allah (cc) inanmayı yalnızca dilinizle değil, kalbinizle de yapın der. Kalbiyle Kur'an'a uyan birinden kötülük beklenemez. İnsanın yalnızca diliyle inanıp, ibadet edip, başka şeylere hassasiyet göstermemesi Maun suresinde anlatılan ''gösterişe'' işarettir. Ve onlarda tıpkı ilk sorunun muhattabı gibi yaptıkları boşa gidenlerdir. Üstelik yine Allah (cc) bizi, bize gönderdiği rehberle uyarır:

        Ankebut Suresi, 2. Ayet

     ''İnsanlar sadece inandık deyip de, imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı hesap ediyorlar ?'' 

24 Eylül 2012 Pazartesi

Kur'an Mucizeleri 1

     Allah  ne zaman bir yere bir peygamber gönderse, gönderdiği yerin halkı inanmak adına mucizeler isterler. Allah'da gönderdiği peygamberleri vasıtasıyla onlara bu mucizeleri verir, fakat bu mucizeleri görmelerine rağmen insanların büyük çoğunluğu da yaratıcıyı inkar etmeye devam eder.

     En'am Suresi 109. ayet;

     ''Onlar kendilerine bir delil gelirse inanacaklarına dair çok sıkı yemin ettiler. De ki; deliller Allah katındandır. Fakat delil gelse de inanmayacaklarını anlamaz mısın ?'' 

     Allah Muhammed (a.s.)'a peygamberliği bildirdiğinde de Kureyşliler ondan mucize istediler. ''Şu dağı altına çevir de sana inanalım'', ''Haydi çölü yeşert de mucizelerini görelim.'' dediler. Allah onlara Muhammed (a.s.) vasıtasıyla birçok mucize verdi, fakat bunlarla birlikte insanlığa gönderilmiş en büyük mucizeyi de verdi. Bu mucize Kur'an. Kur'an'ın mucizeleri çok daha iyi bilenler tarafından her yerde anlatılır. Kur'an'ın mucize olmadığını, Kur'an'da mucize olmadığını iddia edenler de sürekli karşı argümanlar geliştirmeye çalışırlar. Aradığınız zaman bahanesini bulamayacağınız hiçbir konu yoktur. Bu gün dahi Dünya'da kendilerince mantıklı buldukları saçma delilleriyle Dünya'nın düz olduğunu iddia eden insanlara da rastlıyoruz. Kur'an mucizeleri de elbette bütün insanlar tarafından kabul edilmeyecektir ama vicdanlar bu mucizeyi asla reddedemez.

     Kur'an'ın varolan mucizelerinden en büyüğü insanlar üzerinde bıraktığı etkidir. Dinlendiğinde insanları saran, insana mütevazilik hissi veren bir etkileyiciliği vardır. Bu mucizenin en büyük dayanak noktası ise insanların bilmediği bir dilde okunan bir metine kalben bu kadar bağlanılabiliyor olmasıdır. Kur'an okunduğunda onun tek bir kelimesini bile anlamayız, cümlelerin anlamlarını çıkaramayız, çoğunlukla neden bahsedildiğini de bilemeyiz ama etkileniriz. Bu başka hiçbir metnin yapamayacağı bir etkidir.

     Bu etki kendisini daha Kur'an'ın ilk gönderildiği günlerde göstermeye başlamış, bugüne kadar devam etmiştir. Peygamberimiz Mekke'de İslam'ı tebliğe başladığı zaman Mekkeliler aralarında şiire en yatkın olan ve tartışmalarda en başarılı gelen kişi olan Velid bin Muğira'yı çağırdılar. Ona Peygamberimize gidip onunla bu konu hakkında tartışmasını söylediler. Muğira o dönemde Mekke'nin en büyük şairiydi, insanlarla olan tartışmalarda ona üstün gelen kimse yoktu. Muğira insanlarla tartışırken onların kişiliklerine saldırıyordu. Peygamberimize de ''Ya Muhammed bunu neden yapıyorsun ? Para için mi ? Verelim. Yoksa kadın için mi ? Onu da verelim. Bu yaptığından vazgeç.'' dedi. Peygamberimiz ise ona kendisinden olan hiçbir cevap vermedi. Muğira'ya bitirdin mi ? diye sordu ve okumaya başladı:

Bismillahirrahmânirrahîm

Hâ Mîm.

Bu Kur'an, Rahmân ve Rahîm olan Allah'tan indirilmedir.

Bu, bilen bir toplum için Arapça bir Kur'an olarak âyetleri genişçe açıklanmış bir kitaptır.

     Peygamberimiz bu ayetleri muhteşem bir makamla, Allah'ın ona verdiği o güzel sesiyle okuyordu ve Muğira bundan çok etkilendi. Peygamberimiz (sav) surenin

Eğer yüz çevirirlerse onlara de ki, "Ben sizi Âd ve Semûd kavimlerini çarpan yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyardım."

    ayetini okuduğunda Muğira sanki o an da o yıldırım kendisinin üzerine gelecekmiş gibi hissederek o kadar korktu ki ellerini Peygamberimizin okumasını engellemek için onun ağzına kapattı, ve oradan uzaklaştı. Muğira'nın evden çıkışını gören Mekkeliler, ''O eve girenle çıkan aynı Muğira değildi.'' dediler.

     Amerika'da yaşayan Pakistanlı bir müslüman olan Yasir Qadhi yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyor: ''Üniversitede İslamı merak eden birisi vardı. Ve ben genelde insanlara İslam'ı tebliğ ederken Kur'an'ın etkileyiciliğini kullanırım. İslamı merak eden o genç gelip bana bu konuda bildiklerimi anlatmamı istedi, ona yanımda olan bir Kur'an CD'sini verdim. Kulaklığını taktı ve dinlemeye başladı. O genç üniversitede müzik okuyordu. Müziğin içini dışını biliyor. Ezgilere bayılıyordu. Ona CD'yi verdim, kulaklığını taktı, gözlerini kapattı ve dinlemeye başladı. Gözlerini kapattı ve dinlemeye başladı ve bitirdiğinde gözünden yaşlar akıyordu. Başını kaldırıp bana dedi ki: ''Az önce dinlediğim şeyi açıklayacak hiçbir kelime bulamıyorum.''

     Ayrıca Güney Afrikalı bir müslüman olan Ahmet Deedat'ta Mucizeler Mucizesi Kuran kitabında Kur'an'ın bu etkileyiciliği ile ilgili bir başka örnek verir. Kur'an Arapça, Türkçe veya çevrilmiş bütün dillerde görülebilir ki en az kelimeyle ve etkileyici bir biçimde olayları anlatır. Bunu %100 doğru olması imkansız olan çevirilerde bile görebilirsiniz. Ve ilginçtir ki; Kur'an'ın Arapça okunuş veya çeviride anlam etkileyiciliği bütün insanlığı kuşatır. Ahmet Deedat bunu şöyle anlatıyor: ''Yaşadığım şehir olan Durban'da işe sahil yolundan gidiyordum. Gazete bayiileri gazetelere insanların ilgisini arttırmak için panolara gazeteden sayfalar asıyorlardı. Avrupalıların yoğunluklu olarak yaşadıkları yerden geçerken o panolara bakınca o gazeteyi almayı hiç istemezdim, ama iş yerimin olduğu Asyalıların bulunduğu bölgeye gittiğimde aynı gazetenin panosuna bakınca hep gazeteyi alırdım. Oysa gazete aynı gazeteydi. Ben de bunun nedenini merak etmeye başladım ve sonunda anladım ki bayiiler Avrupalıların yaşadığı yerlerde Avrupalılara uygun şekilde, Asyalıların olduğu yerlerde ise Asyalılara uygun şekilde pano hazırlıyor ve böylece etkiliyorlardı. Bu insanların milattan sonra 2000 yıl bekleyerek öğrenebildiği bir yöntemdi ve Kur'an bundan 14 yüzyıl önce böyle bir metin şeklinde indirilmişti. Tek bir metin, değişmemiş, değişmeyen ve değişmeyecek bir metin ama bütün insanları etkileyebilen bir metin. İşte ben buna Kur'an'ın gazetecilik mucizesi diyorum.''

     Ahmet Deedat'ın da dediği gibi Kur'an metni hiç değişmemiş olan bir kitaptır ve Arapların yaşadığı bir bölgeye ve bir Arap olan Peygamberimiz Muhammed (as)'a indirilmiştir. Fakat Çinli, Arap, Türk, Avrupalı veya Amerikalı birçok insan o seslenmenin mucizeviliğine kendisini kaptırır. Birbirinden tamamen farklı özelliklerle yaratılmış bütün insanları etkiler. Sonradan müslüman olmuş insanların hikayelerini okuyun, röportajlarını inceleyin, hepsinin Kur'an'dan etkilendiğini ve bu etkiye uyarak arayışa girdiğini göreceksiniz. Kur'an'ın zamanı ve mekanı aşan bu benzersiz mucizesi her renkten ve her ırktan insanı hayranlık bıraktıracak derecede etkiler.


20 Eylül 2012 Perşembe

Kur'an-ı Kerim İçin Söylenenler

     ''Tertibiyle, hikmetiyle ve safiyetiyle bir mucize.'' (Papaz R. Bosworth-Smith)

     A. J. Arberry bir Kur'an tercümesinde; ''Ne zaman Kur'an okunduğunu işitsem, musiki dinliyor gibi olurum; sanki akan melodinin arkasında sürekli vuran bir davul sesi vardır. Tıpkı kalbimin atışı gibi.''

     ''İnsanı gözyaşı ve vecde garkeden o eşsiz senfoni'' (Marmaducke Picktall'in Kur'an tasviri)

     Maurice Bucaille; ''Okuma yazma bilmeyen bir insan, ebedi ifadeyle bütün Arap edebiyatının nasıl en büyük yazarı olabilir ? Nasıl olur da bu kişi, devrinde hiçbir insanın bilmesine imkan ve ihtimal olmayan bilimsel gerçekleri açıklayabilir ? Öyle ki, bu konularda en küçük bir hata dahi yapılmamıştır.''

 

     

Büyük Kahraman'dan

                     

66 Ay Mağduruyum


66 ay mağduruyum!

"66 ay mı, bir yıl sonra mı tartışması benim için kişisel olarak denenmiş, sonuçları görülmüş bir hikayedir. Hayatımda kendimi başarısız, aptal ve ezik hissettiğim tek dönemdir o 66 aylıkken yaşadığım dört ay!"
Öncelikle sayın Başbakan'a şunu belirtmeliyim, bir ihanet veyahut gaflet, dalalet ya da hıyanet içinde değilim. 66 aylık çocukların ilkokula başlamasıyla ilgili çok net, çarpıcı, kişisel, kah gülünç, kah trajik, güldürürken düşündüren bir tecrübem var, onu aktaracağım.
Ben, 66 ayını doldurup okula başlayan bir mağdurum. 70'li yıllarda Türkiye'de durum böyle değildi biliyorsunuz. En bilinçli, en kaloriferli ailelerin çocukları en az 72 ayı doldurduktan sonra okula başlardı.
Diğerlerininki Allah'a emanet, mecbur kalındığında veya ailenin ne zaman durumu olursa...
Ama işte o kaloriferli ailelerden birinin çocuğu olduğumdan, eş dost, komşular, tutturdu "Bu çocuk üstün zekalı, bir yıl erken okula gönderin," diye. Üstün zekalı mıydım? Hiç sanmam. Kendinden 13 yaş büyük abla ve 15 yaş büyük abiyle, ilgi alaka bolluğunda, "Hadi kızım bir de şu marifetini göster," bolluğunda yaşayan çokbilmişin tekiydim büyük ihtimalle. 

OKUYAMIYORUM, YAZAMIYORUM, ANLAMIYORUM 
Ama annemler ikna oldu. Boşu boşuna apartman dairesinde bir yıl daha oturup bebek oynamasın, erkenden okula başlatalım dediler. Çok üstün ve eşi benzeri görülmemiş zekama çok da güvendikleri için, sağ olsunlar, bir de yaz tatilini uzatıp, okullar açıldıktan iki hafta sonra, beni birinci sınıfa kaydettiler.
Dikkatinizi çekerim, 11 Mart doğumlu bir sabi olarak, okulların açıldığı eylül ayında tam tamına 66 ayımı doldururken, eğitim hayatıma başladım.
Allah'ım kabusun büyüğü!
Okuyamıyorum, yazamıyorum, anlamıyorum, berbat! Fişler diyorlar, heceler diyorlar, sanki "Doomo arigato gozaimasu" diyorlar! Sanki ortamda Japonca konuşuluyor ve benden başka bütün sınıf Tokyo doğumlu!
Aylar geçti, ben bir "Bugün bayram," yazamadım arkadaş! Ablam iki saat uğraşıyor: "Bugnü beyrm". Abim üç saat ter döküyor: "Buguni byram"! (2012'ye geldik, hala ailede bayramları "Buguni byram" şakası yapılır!) Babam "Benim üçüncü çocuk acaba aptal mı çıktı" diye darlarda! Ezikliğim had safhada. Bazen aklıma esiyor, derste tahtaya gidip renkli tebeşirlerden resim yapıyorum, öğretmen "Hayırdır, delirdin mi, niye kalktın?" diyor. Bugün bayram'ı bırak, niye yerimde oturmam lazım onu bile anlamıyorum!
Şubat tatili geldi. Ankara'ya, eğitimci olan amcamı ziyarete gittik. Babam dert yandı: "Böyle böyle, yapamıyor, okuyamıyor" diye. Amcam şaşırdı, dedi ki "Yapamaz tabii, niye erkenden okula verdiniz? Daha beş yaşında, hazır değil, oyun oynaması lazım!"
Bunun üzerine, olması gereken yaşta gönderilmek üzere, okuldan alındım. 



SANKİ BİRİ, BEYNİMDEKİ BİR ŞALTERİ KALDIRDI Sevgili veliler, öğrenciler, değerli okuyucular, şu minimum 72 ay kuralı var ya, onu hangi pedagoglar, hangi eğitimciler çıkarttıysa alınlarından öpmek lazım, bu işi biliyorlar. Yemin ediyorum, mart ayının sonu geldi ve abim yağmurlu ve sıkıcı bir öğle, aylarca "Bugün bayram" yazamayan bana, bir günde bana okuma yazma öğretti! Buharlanmış cama harfleri yazdı, hepsinin ses olduğunu söyledi, "Birleşince kelimeler çıkıyor," dedi ve akşam annemler alışverişten döndüklerinde, söyledikleri her şeyi yazabiliyor, yavaş da olsa gazetede yazılan her şeyi okuyabiliyordum. Çok tuhaf, ama sanki zamanı geldi ve biri beynimdeki bir şalteri kaldırdı!
Ertesi eylülde, yani artık 78 aylıkken, altı yaşını bitirmiş halimle birinci sınıfa başladığım gün, okula çantamda kitapla gittim, sıkılmayayım diye! İlkokul süresince hep sınıf birincilerinden oldum, sonraki aşamalarda da eğitimle ilgili hiçbir problemim olmadı.
Belki şimdiki çocuklar çok bi harikadır.
Belki de ben azıcık gerzektim. Ama ilkokula altı yaşını doldurup gitmek, inanın hayatımda hiçbir kayba sebep olmadı. 

BİR YIL DAHA OYNASIN, HAYAL KURSUN 66 ay mı, bir yıl sonra mı tartışması benim için kişisel olarak denenmiş, sonuçları görülmüş bir hikayedir.
Hayatımda kendimi başarısız, aptal ve ezik hissettiğim tek dönemdir o 66 aylıkken yaşadığım dört ay! Devam etseydim ne olurdu? Bilmem. Belki hep başarısız bir öğrenci olarak hayat boyu topal sakat yürüyecektim. Belki okulun ikinci dönemi kendime gelip açığı kapatmaya çalışacaktım.
Ama bir yıl sonra, altı yaşında başladım okula, ne kaybettim? Bence hiç.
Göndermeyin arkadaş! Bir sene daha oynasın, hayal kursun, resim yapsın!
Gidip zorlanacağına, daralacağına, kendini başarısız, salak, ezik hissedeceğine, bir yıl sonra gidiversin.
En kötü, benimki gibi bir hayatı olur işte!

Gülse Birsel, Sabah Gazetesi

19 Eylül 2012 Çarşamba

Arzu Delili: Arzulardan Allah'a Ulaşmak

Caner Taslaman: Arzu Delili Makalesi'nin Tamamı
ÖZET
Biz insanların en temel özelliklerinin başında doğal arzularımız gelmektedir. Bu makalede, insanların altı tane doğal ve temel arzusunu ele alacağım. Bunlar; 1- yaşam arzusu, 2- korkuların giderilmesi arzusu, 3- mutluluk arzusu, 4- gaye arzusu, 5- şüpheden uzak bilgi edinme arzusu ve 6- başkaları tarafından iyi davranılma arzusudur. Bütün bu doğal ve temel arzularımızın karşılanmasının Allah merkezli bir varlık anlayışını -ontolojiyi- gerektirdiğini ve birbirlerinden bağımsız bu temel arzuların hep aynı varlık anlayışını gerektirmesinin en iyi açıklamasının; insanın, bu varlık anlayışının merkezindeki Allah tarafından insanın yaratılması olduğunu savunuyorum. Burada sunulan arzu delilinin dört tane sonuca ulaşılmasında katkı yapacağı kanaatindeyim: Birincisi, teizmin yani Allah inancının, natüralizm-ateizmden daha rasyonel olduğu anlaşılacaktır. İkincisi, Allah’ın önemli sıfatları bu delille temellendirilmeye çalışılacaktır. Üçüncüsü ahiret yaşamının ve Allah’ın gönderdiği din(ler)in var olması gerektiği görüşü desteklenecektir. Dördüncüsü, bu argümanla, insanların, içlerindeki arzularından dolayı Allah’ın varlığını, ahiret yaşamını ve dinleri uydurduklarını iddia eden natüralist-ateist felsefecilerin ve psikologların yaklaşımındaki hata göz önüne serilecek; arzuların daha rasyonel ve tesadüfi olmayan bir açıklamasına ulaşılacaktır. Kısacası bu argüman, birçok ateist filozof ve psikoloğun boğulduğu suyun aslında yaşam suyu olduğunu göstermektedir.